Hideo Kojima’yı anlamaya çalışmak bazen Shakespeare’i mezarından kaldırıp ona TikTok çekmeyi öğretmek kadar zor olabilir. Ama bir şekilde her seferinde bizi kendine çekmeyi başarıyor. Death Stranding 2 On the Beach ise tam anlamıyla bir Kojima yapbozu; her parçası tuhaf, her birleşim noktası bir miktar existential kriz, ama sonunda ortaya çıkan şey? Gerçekten büyüleyici.
İlk oyunda kutu taşıyan yalnız bir kuryeydik, bu kez yanımızda eşlik eden dostlarımız, daha da büyük kıyamet senaryoları ve tanıdık ama çok daha “neden böyle yapıldı acaba?” dedirten oyun mekanikleri var. İşte bu yazıda, Meksika çöllerinden Avustralya’nın uçsuz bucaksız dağlarına, KV’lerden hayalet mekalara kadar her şeyin iç yüzünü, bol kahkaha ve biraz da sarkastik analizle masaya yatırıyoruz.
Sam Porter Bridges Geri Döndü… ve Hâlâ Kutuları Bırakamadı
Death Stranding 2, Sam’i kaldığımız yerden alıp önce Meksika’ya sonra da Avustralya’ya götürüyor. “Bir kuryenin sınırları nerede başlar?” sorusunu soran Kojima, bu kez cevabı kocaman bir gemiyle, eşlikçilerle ve tonla kargo ile veriyor. Oyuna başladığınızda ilk his “Bu sefer yalnız değilim” oluyor… ama sonra fark ediyorsunuz ki yalnız kalmak belki de daha kolaydı.
Dollman adında, God of War’daki Mimir’e taş çıkartacak kadar geveze ama bir o kadar da işlevsel bir yoldaşınız var. Fragile hâlâ hızlı, kargolar hâlâ ağır, ve Sam… eh, hâlâ bir şekilde her şeyi sırtlıyor.
Hikâye
Hikâyeye gelirsek, Death Stranding 2 ilk oyunun üzerine çıtayı hem yükseltiyor hem de “bu çıta buraya niye kondu?” dedirtiyor. Kıyamet sonrası dünyayı Kiral Ağ’a bağlama maceramız devam ediyor ama bu sefer işler daha da karışık. Anlatım dili daha şiirsel, ara sahneler daha sinematik, bazı diyaloglar ise doğrudan Dostoyevski ile Kanye West arasında yazılmış gibi.
Oyun sizi sürekli bir merak duygusuyla sarıyor ama bu merak bazen “hadi artık çözülsün şu gizem” çığlığına dönüşebiliyor. Hikâye temposu, zaman zaman yoga seansındaki nefes alma ritmi kadar yavaş. Ancak tam uyuklayacak gibi olduğunuzda karşınıza bir Watcher (yeni KV türü) çıkıyor ve işler karışıyor.
Dünya Tasarımı
İkinci oyunda çevre tasarımı öyle bir seviyeye gelmiş ki, doğanın size karşı cephe aldığına inanıyorsunuz. Kum fırtınaları, depremler, çığlar, toprak kaymaları… ve siz bu esnada sırtınızda 700 kilo metal ile “düşmeden karşıya geçsem yeter” diye dua ediyorsunuz.
Gece-gündüz döngüsü, biyom çeşitliliği, çevresel tehditler… her şey neredeyse bir National Geographic belgeselini oynuyor hissi veriyor. Meksika’nın kum fırtınasından Avustralya’nın karla kaplı dağlarına kadar yürürken adeta “yürüyüş simülasyonunun Oscar adaylığına” tanıklık ediyorsunuz.
Ama esas değişim, seyahatin kendisinde. Artık araç kullanmak keyifli! Evet, şaşırtıcı ama doğru. İlk oyundaki “araba mı, eşek mi belli değil” sürüş deneyimi yerine bu sefer Magellan adlı gemimiz, modifiye edilebilir kamyonetlerimiz ve batarya canavarımız motorlarımız var. Araçlarınızı istediğiniz gibi donatıp, yolculuğu adeta Mad Max havasında sürdürebiliyorsunuz.
Dostlar ve Haydutlar
Artık yalnız değiliz demiştik ya, işte bu durum hem duygusal hem de oynanış açısından büyük fark yaratıyor. Her karakter bir amaca hizmet ediyor, özellikle Dollman neredeyse oyun boyunca sizinle konuşarak yalnızlığınızı unutturuyor. Haydutlar ise ilk oyuna göre daha az sinir bozucu. Artık “gizlice yaklaşayım” yerine, “hadi bakalım bunlara nasıl bir kamyonet dalışı yaparım” kafasına geçiyoruz.
Hayalet mekalar ise tam bir bela. Sizi her gördüklerinde “bu kurye değil, boss savaşı” diyerek üstünüze çullanıyorlar. Yeni eklenen “Watcher” isimli yaratık ise hem dev, hem hızlı, hem de sizi görüp üstünüze atlayan bir bela. Ama bir o kadar da keyifli.
Savaş ve Strateji
Death Stranding 2’nin dövüş sistemine gelirsek, Kojima yine o garip sihrini konuşturmuş. Silah çeşitliliği artmış, yetenek ağacı eklenmiş, düşmanlar ise artık daha dişli. Örneğin, bir yandan Sniper tüfeğiyle Watcher’ı indirirken, diğer yandan sırtınızdaki kargoyu dengelemeniz gerekiyor. Çünkü unutmayın, burası Death Stranding; kafanıza kurşun sıkmadan önce sırtınızdaki koli dengede mi ona bakacaksınız.
Yan görevlerde tanıştığınız karakterler size özel eşyalar, silahlar veya araç yükseltmeleri kazandırabiliyor. Özellikle bir keskin nişancı karakter var ki, yan görevlerini tamamlayınca öyle bir tüfek veriyor ki “bu neymiş be abi!” diyorsunuz.
Boss savaşları ise ilk oyuna göre çok daha özenli. Evet, hâlâ birkaç tanesi “bu mu yani?” dedirtiyor ama genel olarak atmosfer ve taktiksel yapı çok daha sağlam. Özellikle Neil Vana bölümleri görsel ve duygusal anlamda zengin ama aksiyon kısmı bazen tekrara düşüyor.
Son Söz
Death Stranding 2: On the Beach, ilk oyunun üzerine çok şey koymuş. Görsellik, anlatı, karakter gelişimi ve dünya tasarımı açısından adeta bir Kojima epopesi. Bazı yerlerde fazla ağır, bazı kısımlarda ise biraz fazla “ne alaka?” dedirten sekanslar var ama toplam deneyim gerçekten etkileyici.
Eğer bir oyunda yürümek istiyorsanız ama bunu yaparken aynı anda varoluşsal kriz yaşamak, çevresel felaketlerle mücadele etmek ve sırtınızda 1 tonluk metal taşıyarak düşmanlarla savaşmak istiyorsanız; Death Stranding 2 tam size göre. Hazırlıklı olun, sırt çantanızı ayarlayın, bataryalarınızı doldurun ve yola koyulun. Çünkü bu yolculuk, sadece kıtalar arasında değil, akıl sağlığınızla gerçeklik arasında bir seyahat olacak.
